FİLTRE-zine #3

Kış 2019 / Kafe


SIRADAN BİR BARİSTANIN SIRADAN BİR GÜNÜ

B. Can Özdemir

4 Temmuz

Öğle saatleriydi sanırım. Kapıdan hızlıca girip tatlıları sordu. Sonra aceleyle gözü dolaba ilişti. Gördüğü şey pek hoşuna gitmemiş olacak ki yüzü ekşidi. Başka tatlı olup olmadığını sordu. Yüzüme zoraki gülümsememi takınarak, “Hayır. Birkaç çeşidim daha var ama onları kendime saklıyorum.” dedim. Yüzü daha da buruştu.

10.175 km uzaklık, Amerika’nın kuruluş coşkusunu hissetmek için fazla uzak.


3 Ağustos

Sabah her zamanki gibi sıradan ve günlük işlerle uğraşırken burnumu ansızın yakalayıveren koku, bir süre için bütün algımın kapanmasına neden oldu. Neydi bu koku? Birbiriyle uyumsuz birkaç çiçeğin iç içe geçtiği, insana rahatsız edici bir uyuşukluk hissi veren ve bunu yazın en sıcak günlerinden birinde yapan bu koku… Allah aşkına bu koku neydi?


Saçlarını olabildiğince kabartarak, üzerine giydiği ince ceketi ve topuklu ayakkabıları ile içeriye girdiğinde makine hâlâ hazır değildi. Öyle uzaktan kahve delisi birine de benzemiyordu. Masaya oturmadan bir Türk kahvesi istedi. Sade… Kahvesini yudumlarken hiddetli konuşmalar yaptı telefonda. Sanırım karşıdaki bir emlakçıydı. Kalktı, 200.00TL uzattı.


Sabahın bu saatinde 200.00TL görmek mutlu etmiyor insanı. Kahveyi ikram etme isteğimi reddetti. Telefonda yarım kalan hislerini tamamlamak niyetinde olduğu kesindi. Parayı derhal bozdurmamı, bunun benim işimin olduğunu hiç de kibar olmayan bir dille hatırlattı. Oysa işimin kahve yapmak olduğunu sanırdım.

Yaz ya da kış fark etmez, insan her zaman kendine yakışan bir koku seçmeli.


26 Ağustos

Ne zaman içeriye girdi, ne zaman sipariş veridi hatırlamıyorum. Şimdi hatırlamaya çalıştığımda her şey bulanıklaşıyor. Tek hatırladığım kırmızı bir fular. İnce boynunu kapatan ve tatlı sesiyle birleştiğinde insanın içini güldüren… Usulca kahvesini yudumlarken her şeyin bir anda bu kadar sessiz olması…

Birkaç dakika uzun bir süre kimi zaman.


8 Eylül

Kırmızı fuların sahibi gelmedi.

Sarı hastalıklı bir huzur hissi veriyor çoğu zaman.


12 Kasım

Bugün oldukça kalabalıktı. 4 neskafe ve 1 adet kalem pil istendi benden. Kahveci olmakla bakkal dükkânı olmak arasındaki farkın bu denli görünmez olduğu çağımızda birey, karşılanamayan taleplerini giderek tortulaşan bir şaşkınlık içinde karşılıyor. 5 isteğe de kibarca “hayır” dedim.


Bu kış soğuk olacakmış… Her kış soğuk değil mi?


30 Haziran

Greenwich’e göre ayarladığım saatime bakarak, günü 40 dakikalık zaman dilimlerine bölüyorum. Her 40 dakikada bir tezgâhın üzerinde duran zili çalıyorum. Müşteriler buna bir anlam veremiyor. Hiçbiri bilmiyor onlara ayrılan sürenin 40 dakika olduğunu. En azından işletmeci öyle söylüyor. Sağdan üçüncü masa ikinci 40’ını doldurdu.


Zamanı koca bir doğum günü pastası gibi dilimlere bölmek, onu fazlaca büyük gösteriyor.


KAFE'VLENDİK

Metin Uyar

Kafeler yaşadığımız çağın en popüler mekânları… Artık çalışmak, sosyalleşmek veya eşleştiğimiz kişilerle tanışmak gibi birçok sebeple kafelerdeyiz. Birçoğumuzun ikinci evi hâline gelen kafeler var. Hatta bazen evimizden daha çok vakti orada geçirdiğimiz bile oluyor. Tabii her kafeyle kurduğumuz ilişki de farklılaşıyor. Sıcacık bir “merhaba” ile karşılandığımız ve mahalleliyle tanışıp sohbet imkânı bulduğumuz kafelere daha çok kafa dağıtmak istediğimizde gidiyoruz. Sadece istediğimiz güzel kahveyi getiren ve iyi müzikler çalan kafelereyse çalışmak istediğimizde… “Hep daha …” akımının etkisiyle ortaya çıkan üçüncü nesil kafelerden sonra tercih edilirliği oldukça düşen popüler kafeler de “date”lerimiziçin iyi birer seçenek olabiliyor.


Kafeleri yalnızlığa panzehir olarak görmek de mümkün. Bazen çalışırken yanımızda birileri olsun ama bizi bölmesin istiyoruz. Yan masada oturanlar tam da bunun için var! “Bak onlar da çalışıyor,” dedikçe insanın daha çok çalışası geliyor. Ayrıca kulak misafiri olduğunuz sohbetlerinde ortak ilgi alanları keşfettiğinizde, küçük bir espri ile atılan laf sonucu tanışmak, ortak işler geliştirmek için harika fırsatlar yaratabiliyor. Modern insanın yeni mottosu “Daha çok çalış”, sosyal bize engel olmaya çalışırken güzel müzik ve hoş sohbeteşliğinde çalışma imkânı sunan kafeler, sosyallik ile çalışma arasında bir kesişim kümesi sunuyor.


DEREDE KAFE

Can Mörel


Uyuyan insanların rüyalar arasında dinlenmek adına geldikleri kafelerin birindeki kafe sahibi bir müşteriye yakınır:


"Burada çalışmak, yahu, gerçekten zor be yolcu! Zaten ayıkken “idare edilesi” olmayan tipler işte burada bin, bin beterler. Ali! Bari sen yapma! Yalama duvarları, yalama! Burada ne ararsan var. Hâlbuki altı üstü dört duvar… Biri burnunu karıştırır; çıkanları tavana yapıştırır. Diğeri her gelene bakar dik dik. Kimse demez, yahu nereye geldik…


Masaların üstünde oturur bazılarıysa. Sesli sesli tavana bakar ve bağırır durur.Artık kimin evladıysa… Önceki rüyada gördükleri arkadaşlarını aramaya çalışanlar mı dersin, “Umarım gün gelir akılları başlarına gelir,” der beklersin. Ya da sonraki rüyanın repliklerini sesli sesli çalışanlar mı, onlar da mı duymaz sessiz yakarışlarımı? Hayır, hülyalar âlemindesin anlarım fakat neden kesersin bacağını bağıra çağıra, sorarım. Kimse sana demedi mi birisinin rüyana girmesini istemiyorsan adını burada anma, sonra uyanıp da “O beni düşünüyor galiba…” gibisinden düşüncelere aldanma? Kâbus göreceksen de,bre haspam, ne yapam ben, ne yapam? Bunun için, için için ağlayıp durma ya da ona buna kızıp kudurma. İnsanlar unutuyor duyguların burayı da şekillendirdiğini; öfkenin çürüttüğünü, hüznün kuruttuğunu, sevincin şenlendirdiğini… Kavgaya ederseniz teşebbüs, dışarıda bekler sizi otobüs. Neyse ki anlar her hareketinizden güvenlik, aslanın yanında fare olsan bile dersin “Burası tam benlik!” Fakat dokunmazlar kâbus korkusundan ötürü ortalığı buram buram kokutanlara. Tamam, kâbus gördün, acı çektin fakat niye çektiriyorsun burada oturanlara?


Yine de ne olursa olsun, sizler olmayınca buraları kaplar yosun. Lakin kim olursak olalım, bizlerle buralar alır yol, bir kenara yazalım. İleri ya da geri, hepimizde buranın dümeni… Kaybolsanız da dünyada, yerinizi bulamasanız da hayatta, döner dolaşır yine bulursunuz kendinizi yine bu kafede, bu katta. Diyeceğim odur ki burada vardır bir daimî etkileşim.Tek başınıza gelseniz de değilsiniz yalnız, sevgili kardeşim."


KAFE Mİ, EV Mİ?

Demir Orbeyi

Son zamanlarda insanların çalışma alışkanlıklarıyla ilgili bazı değişimler dikkatimi çekiyor. Eskiden son derece sakin ve sessiz yerlerde konsantre olabiliyorken şimdilerde çalışma ortamı alışkanlıklarının rengi değişti. Son trend çalışma alanlarından önemli bir tanesi de “kafe”ler. Belki vakitsizlikten dolayı bir şekilde sosyalleşmek adına, belki de her şeyin önümüze hazır gelmesinin rahatlığıyla kafeleri tercih ediyoruz. Her ne sebeple seçiyorsak seçelim, kafeler herkesin kendisini hem şahsi ofisindeymiş gibi hem de serbest hissetmesine olanak sağlıyor.


Kendi adıma biraz ortada olduğumu söyleyebilirim. Çok ciddi bir konsantrasyon gereğim yoksa veya sosyal beslenmeyle yaratıcılığımı arttıracak isem kafeler bana da hitap ediyor. Aksi takdirde kafelerde hiç çalışmıyorum. Şaka, şaka…Evdeyim ama sıkılıyorum.


KAFEYE GİTMEK

Emre Yorgancıgil

Evden çıkıyorum. Çünkü yalnızım ve uyandıktan sonra sıkılmaktan başka yapacak bir şey yok.

Kütüphane çok kalabalık. Bugün yalnızca kitap okuyup arada internete bakacağım. Yani kütüphanede koca bir masayı işgal edecek kadar çok işim yok sanırım.


Hava soğuk ve rüzgârlı. Parka da gidemem. Yani geriye çok seçenek kalmıyor; bütün yollar kafeye çıkıyor.

Hangi kafeye gideceğim peki? Tabii ki müdavimi olduğum kafeye… Hatta dolu değilse, her zaman oturduğum masaya…


Nihayet içeri giriyorum, masama oturuyorum. Kafe sahibiyle ve diğer çalışanlarla selamlaşıyorum. Zaman tekrar akmaya başlıyor. Neredeyse evdeki odamda hissettiğim kadar rahatım ve zaman akmaya devam ettikçe iyice benimseyeceğim.


Okuyorum. Ara verdiğim zaman manzarayı izliyorum. Yan masada konuşulanlara kulak misafiri oluyorum. Nadir de olsa sohbete katılıyorum. En sakin geçeceğini düşündüğüm bir günde bile değişik deneyimler yaşayabiliyorum. Saatlerce oturuyorum kafede. Kendimi yalnız hissetmiyorum; diğer konuklara karşı gittikçe artan bir aşinalık duyuyorum.


İsmi “kafe”. Yani “kahve”den türetilmiş. Ama ilginçtir ki ben hiç kahve içmiyorum; yalnızca tadını biliyorum. Kafede oturduğum zamanlarda çoğunlukla çay içiyorum, belki 1-2 tane… Zaten kafeye geldiğim zaman bir şeyler yiyip içmek en küçük ayrıntı benim için. O sadece kafenin ekonomik olarak ayakta kalması için getirilen bir düzen. Ben de uyum sağlıyorum; çaydan sıkıldıkça su, gazoz, maden suyu, ayran hatta süt içiyorum.

İyi ki kafeler var. Yoksa hayatım iş-kütüphane-park üçgeninde fazlasıyla monoton hale gelebilirdi. Kafeye gitmek, gözde bir aktivite olarak uzun yıllar daha yerini koruyacak gibi hayatımda…


GERÇEKLER: İKİ FARKLI KAFEDE KULAK MİSAFİRLİĞİ

Tolgay Keskin

1

“Kurumsal hayat bana göre değildi. Satış bölümündeydim ama hırslı bir yapım hiç yok. O yüzden orada yapamadım ve oradan ayrıldım. Sonra biraz kişisel gelişim ve terapi üzerine yoğunlaşayım dedim. Ancak terapi vermek büyük sorumluluk… Kişiyi çok etkiliyor. Zaten psikoloji üzerine eğitimler var; onlara katılıyorsun. Astroloji ile ilgilenmeyi denedim ancak onun da çok fazla ezberi ve detayı var. O başlı başına bir bilim. Ancak ben insanlara ve hayatlarına dokunmayı seviyorum. Bu nedenle yaşam ve ilişki koçluğu yapıyorum şimdi. Balat’ta kafe açmıştık ancak işletemedik; ortağımla vizyonlarımız farklıydı. Yaşam koçluğundan iyi kazanıyorum şimdi.”


2

Kafede “İyi Hissetme Sanatı” isimli bir kitap okuyan bir kadının arkadaşları gelir. Yoga dersinden çıkmışlar. Birisi aynı zamanda ötekinin yoga eğitmeniymiş. Bir yandan da freelance tasarımcıymış. İş gelirse yoga dersleri arasında çiziyormuş ama geçimini yoga eğitmenliğinden kazanıyormuş. İyi hissetmek için terapiyi tercih etmemesinin nedeni terapinin uzun bir yol olmasıymış. İyi hissetmenin daha hızlı ve etkili yöntemleri varmış. “Şak” diye… “Ben iki ayda projeyi çizip bitirmeyi biliyorum ama…” diye savunuyor.


BURADAKİLER

Melisa Gerçeker

Kafede her zamanki yerime geçtim. Garsonlar benim geldiğimi gördükleri anda içecek bir şey getirdiler: kahve, en sertinden… Kahveden ilk yudumumu alırken içeriye bir aile girdi. Küçük bir kız babasıyla ele ele tutuşuyordu ve anne de elinde torbalarla bir masa seçiyordu. Üçü de siparişini verdi ve anne torbadan bir oyuncak ayı çıkardı. Kızın yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı. Kızın ne yaptığını, siparişi gelene kadar izledim ama hiçbir şey anlamadım. Kendi dünyasına geçmişti ve ben de çocukluğumu kaybetmiş biri olarak o dünyaya katılamadım.


Sonrasında iki turist kafeye girdi. Turist olduklarını cam kenara geçmelerinden ve etkilenmiş bakışlarından anladım. Okula devam edebilseydim hangi dilde konuştuklarını belki anlayabilirdim.


Birkaç saati kendi düşüncelerimle geçirdim. Ama yeni gelen bir grup erkeğin kahkahaları o yöne bakmama neden oldu. Her tarafta neşe ve gülümseyen yüzler vardı. Üzgün giren insanlar bile yanlarındaki arkadaşları sayesinde mutlu olabiliyorlardı.


Keşke ben de buradakilerden biri olabilsem. Benim burada ne yaptığımı anlamayanlar olabilir. Benim bu insanlar gibi bir hedefim yok; tek isteğim geçmişimden kaçmak. Ben de bu insanlar gibiydim. Eskiden üzülsem de beni gülümsetecek bir şey bulabiliyordum. Şuan bu duyguyu ancak başkalarını izleyerek tadabiliyorum.


KAHVE VE KONYAKLI ÇİKOLATA

Nazan Ülkü

Soğuktu hava… İnsanın içine işleyen rüzgârdan kaçarak kendini zarif yapının içindeki yüz elli yıllık kafenin kadife koltuklarının yumuşaklığına bıraktı. Bir kahve ve sevdiği konyaklı çikolatadan söyledi beyaz gömlekli, sarışın garson kıza gülümseyerek. İhtişamlı, yüksek tavanları, kristal avizeleri ve yuvarlak camlarıyla pek hoş ve zarif bir ortamdı, tıpkı on yıl önceki ziyaretlerinde olduğu gibi... Ne güzel, diye düşündü, sanki zaman durmuş gibi... Kendi yaşadığı şehri üzüntüyle hatırladı.Hiçbir şey eskisi gibi değildi. Binalar sürekli yıkılıyor, şehir sürekli değişiyordu. Anılarıyla birlikte giderek yok olan aidiyet duygusunun yarattığı sıkıntıyı hissetti yeniden. “Öf ya!Canımı sıkmayacağım ve bu anın keyfini çıkaracağım,” dedi kahvesini önce koklayıp sonra yudumlayarak.


Anılara daldı, yaşı gereği çok derin bir anı denizi olduğunu memnuniyetle fark edip gülümsedi. Zaman zaman kendini biraz dışında bulduğu, yaşadığı iklimin kültüründe bir farklılığını daha, yaşı ilerledikçe anlamıştı. Etrafındaki herkesten farklı olarak geleneksel içecekleri çaydan bir türlü hazzetmemişti. Annesinin arkadaşlarıyla sık sık buluşup donattığı çay sofralarını, akşamları ahbap ziyaretlerinde küçük bardakta ikram edilen bu içeceği bir türlü sevememişti. İşin yorucu tarafı nedenini sürekli açıklamak zorunda olmasıydı. Sevmiyordu işte; midesine dokunuyordu fazlası. Sonra gençliğinde kaldığı bir Avrupa ülkesinde önce kokusuyla baştan çıkaran kahvenin büyüsüyle tanışmıştı. Çay gibi daha çok evlerin, kapalı mekânların ya da sigara dumanıyla dolu, yalnızca erkeklerin oturduğu kahvehanelerin içeceği değildi kahve... Çok çeşitliydi; zihni açıyordu, enerji veriyordu ve en önemlisi midesini hiç rahatsız etmiyordu. İyi ki vardı!Bir tek fincanla uzun vakit geçirebiliyor, birçok insanla tanışıyor ve sohbet ediyordu.


Memleketine döndüğü zaman hayata atılmış ve eşsiz Türk kahvesini hayatına katmıştı. Öğlen ve akşam yemeklerinden sonra bir fincan şekersizinden içiyor; yanında çifte kavrulmuş lokumu da olursa değme keyfime, diyordu.


Zaman içerisinde yaşadığı şehirdeki kahve kültürüde değişime uğramıştı. Daha çok gençlerin rağbet ettiği,envaiçeşit kahvenin içildiği kafeler ortaya çıkmıştı. Pek çok insan arkadaşlarıyla ve sevgilileriyle buralarda buluşuyor, yeni insanlarla buralarda tanışıyordu. İşte böyle bir kafede sevgisiyle tanışmıştı. Birlikte fırsat buldukça pek çok ülke gezmiş ve en güzel kafeleri ziyaret etmişlerdi.


Ama geçen yıl,maalesef, amansız bir hastalık aralarına girmiş, o da anılarıyla baş başa kalmıştı. Bir zaman sonra anıları da ona ihanet etmeye başlamıştı ve birçok yaşantıyı hatırlamaz olmuştu. Birden aklına bir zamanlar birlikte gezdikleri şehirleri yeniden görmek ve-en önemlisi- gittikleri özel mekânları yeniden koklamak ve hissetmek gelmişti. İşte bu yüzden bu kafedeydi. İlk geldikleri şehirdeki çok beğendikleri bu güzel kafe… İkisi de kahve içmişler ve konyaklı çikolata yemişlerdi. Çikolatasını ağzına attı, gözlerini kapadı…


KAYIP İLANI

Can Mörel

“Senden ayrılmak istiyorum!” diye bağırıyordu, elektrik direğine bir seloteyple yapıştırılmış ve rüzgârın uğultusu eşliğinde hışımla ve hışırtıyla uçuşan kayıp ilanı. Bu kayıp ilanında bir kadının siyah-beyaz bir resmi bulunuyor ve kadının suratında da kaybolduğunun farkında olmadığı bir geçmişten kalma, mutlu gözüktüğü bir ifade. Yalnız şöyle bir durum vardı ki bu ilanın varlığının herhangi bir sebebi yoktu. Hayır, kadın bulunmamıştı, hâlâ kayıptı. Fakat kadının kayıp olduğunu, kim olduğunu ve neden kaybolduğunu herkes biliyordu. Burada herkesten kasıt: her insan…Bu dünyada bilme yetisine sahip olmuş ve olacak her insan…


Peki neden bu ilan hâlâ varlığını sürdürüyordu? Bunun sebebi de bu kadının varlığının bütün zihinlerde ikamet etme nedeninde yatıyordu. Bu kadın, kendi ülkesinde aşırı popüler bir ses sanatçısıydı. Zamanlardan bir zaman verdiği bir konserinde, kendisi kadar popüler olmayan şarkısını söylediği bir vakit, birbirinin ardına getirdiği notaları -aynı zamanda da diğer enstrümanların bu notalarla oluştuğu armoni- aniden izleyicilerin zihinlerinde beklenmedik bir düşünceler silsilesi oluşturdu. Aynı anda epilepsi krizi geçiren seyircilerin bugüne kadar olan düşünce akışı, kimsenin tahmin edemeyeceği taşların arasından sızıp apokaliptik bir şelale ile bir araya geliverdi. Kadın, tüm varlığıyla insanların zihninde belirmişti. Bu varlığı onu tanıyan tanımayan diğer insanlara da aksediyordu. Çok kısa bir sürede, kimseyle temas kurmayan ya da kimseyle temasa geçmemiş ve inzivaya çekilmiş insanlar bile bir şekilde bu kadını bilir oldu. Fakat sadece onu bilir değil, onunla bir oldular. “O” oldular.


Peki onlara ne oldu? Orası bilinmiyor fakat kadın asla unutulamıyordu, kaybolamıyordu, yok olamıyordu. İnsanlardan kurtulamıyordu, ünsüz olamıyordu. Peki ne yapabilirdi? Belki kaybolduğuna insanları ikna edebilirdi. Olmadığına…Yok olduğuna… Peki insanları var olmadığına nasıl ikna edebilirsin?


KULAK MİSAFİRİ

Filtre Keşif Kulübü Üyeleri


Saate baktı; hâlâ onun sırası gelmemişti. Sıkıntıyla telefonu çıkardı, oyalanamadı ve arkadakilerin muhabbetine kulak verdi. Duydukları çok ilgisini çekmişti. Dayanamayıp sohbetlerine katılabilmek için onların ilgisini çekebilecek bir şeyler bulmaya çalıştı. Onları biraz tanıyabilmek için konuşmalarına kulak misafiri oldu. Kız arkadaş, erkek arkadaş ve ilişkiler hakkında konuşuyorlardı. Birden canhıraş bir çığlık duyuldu. Çünkü elleri farkında olmadan alev almıştı. Ortalıkta, alevlerin içinden tekrar doğdu Zümrüt-ü Anka. Yeterince tüketilmişti her şey; yeniden doğulabilirdi artık. Fakat kimsenin yeniden doğmak için enerjisi kalmamıştı ve ortalığa anlaşılmaz bir rehavet çökmüştü. Ta ki tepenin ardından “o” belirene kadar. Yani sonsuza kadar… Sonsuzluktan bahsetmek hiç huyum değildir oysa ki…


BİR KAFEDE 2 AY BOYUNCA OKUNAN KİTAPLAR

Tolgay Keskin

Dünya Klasikleri, Dünya Romanı, Dünya Oyunları ve Dünya Şiiri:

Beyaz Zambaklar Ülkesinde (GrigoryPetrov / 12 TL / 4,5 puan)

Hayvan Çiftliği (George Orwell / 19 TL / 4,5 puan)

Yaşamayı Öğrendiğim Gün (LaurentGounelle / 37,50 TL / 4,5 puan)

Kırmızı Pazartesi (GabrielGarciaMarquez / 15 TL / 4 puan)

İngiliz Hasta (Michael Andaatje / 25 TL / Puan yok)

Bahara Kadar Bekle, Bandini (John Fante / Tükendi / Puan yok)

Kendine Ait Bir Oda (Virginia Woolf / 15 TL / 4 puan)

Başlangıç (Dan Brown / 42 TL / 3,5 puan)

Kadınlar Ülkesi (CharlottePerkins Gilman / 24 TL / 4,5 puan)

Üç Kız Kardeş (AntonPavloviç Çehov / 18 TL / Puan yok)

Bütün Şiirleri-Arthur Rimbaud (Arthur Rimbaud / Tükendi / Puan yok)

The Little Prince (Antoine De Saint-Exupery / 14 TL / 3,5 puan)


Kişisel Gelişim, Astroloji-Fal-Büyü, Bilgelik ve Yoga-Meditasyon:

Varoluş Süreci: Şimdiki An Farkındalığına Bir Yolculuk (Michael Brown / 35 TL / 4,5 puan)

The Subtle Art of Not Giving a Fuck: A Counterintuitive Approach to Living a Good Life

(Mark Manson / 93,62 TL / Puan yok)

Büyük Düşünürlerle Buluşmalar (Osho / 22,50 TL / Puan yok)

Ustalık (Robert Greene / 34 TL / 4,5 puan)

Kader Yeniden Yazılıyor: 2019’da Sizi Neler Bekliyor? (Zeynep Turan / 28,50 TL / 4,5 puan)

Tanrılar Okulu (Stefano D’Anna / 50 TL / 4 puan)

Ölümsüz Üstatların Yaşam ve Öğretisi: Bir Spiritualizm Klasiği-Cilt 1, 2, 3 (BairdSpalding / 38 TL / 3 puan)

Yoga Sutralar-1: Bir Yoginin El Kitabı (Çetin Çetintaş / 95 TL / Puan yok)


Popüler Bilim, Psikoloji Bilimi, Felsefe Bilimi:

Büyük Sorulara Kısa Yanıtlar (Stephen Hawking / 20 TL / 5 puan)

Psikolojik Araştırmanın Niteliği (Ray Hyman / 21 TL / Puan yok)

İyi Hissetme Sanatı: Kronik Mutsuzlukla Baş Etme Rehberi

(Mark Williams &JonKabat-Zinn&ZindelSegal& John Teasdale / 29 TL / 5 puan)

Vücudunuz Hayır Diyorsa: Duygusal Stresin Bedelleri (GaborMate / 42,50 TL / 5 puan)

Felsefeye Giriş: Felsefe Hiç Bu Kadar Anlaşılır Olmamıştı! (Nigel Warburton / 23 TL / 4,5 puan)

Platon Bir Gün Bir Karikatür Çizer: Felsefeyi Karikatür Yoluyla Anlamak

(Daniel Klein& Thomas Cathcart / 29,90 TL / 4 puan)

Ritimanaliz: Mekân, Zaman ve Gündelik Hayat (Henri Lefebvre / 14 TL / 5 puan)

Dördüncü Sanayi Devrimi (KlausSchwab / 32 TL / 3,5 puan)


Türk Klasik ve Türkiye Roman:

Saatleri Ayarlama Enstitüsü (Ahmet Hamdi Tanpınar / 38 TL / 4,5 puan)

Kırık Hayatlar (Halit Ziya Uşaklıgil / 22 TL / Puan yok)

Ekmek Kavgası (Orhan Kemal / 18 TL / 4,5 puan)

Türkan: Tek ve Tek Başına (Ayşe Kulin / 30 TL / 3,5 puan)

Piç (Hakan Günday / 27 TL / 3,5 puan)

Kral Kaybederse (Gülseren Buğdaycıoğlu / 40 TL / 4,5 TL)


Dünya Tarihi:

Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi (YuvalNoahHarari / 60 TL / 3,5 puan)


Öğretmenlik:

Açılın Ben Öğretmenim (Müjdat Ataman / 29 TL / 4,5 puan)


Sporcular:

Çimdeki Gölgeler (Ercan Taner / 25 TL / Puan yok)


Edebiyatçılar:

Yirminci Yüzyıl Filmini İzlediğim Akşamlar ve Başka Küçük Keşifler (KazuoIshiguro / 7 TL / 5 puan)


(Kategori, fiyat ve puan bilgileri Idefix’ten alınmıştır. Fiyatlar indirimsiz fiyatlardır.)



MELODİ

Alican Karakaya

Renkleri merak ettim; sesleri, kokuları, dokunuşları, tatları… Yaşamı paylaştığım insanların nasıl algıladıklarını, nasıl hissettiklerini, nasıl gördüklerini, nasıllarını, nasıllarını merak ettim. Bir defa da onların gözleriyle renkleri görmek, onların parmak uçları ile bir tene dokunmak, bir defa da onların aldıkları tatları almak, onların hislerini deneyimlemek ve onların burnundan havayı içime doldurmak istedim.


Sonra bir şarkı doladım dilime. Kendimi Kadıköy’de, sahilde buldum. Hafif kısık sesle melodiyi mırıldanmaya başladım. Yanımdan biri geçiyordu. Sözlerimi duysun, melodiyi işitsin diye sesimi biraz daha yükselttim. Yanımdan ayrılırken, dilinde aynı melodi vardı. Rahatlamıştım. Bir kafeye oturdum, bir an gözlerimi kapadım.


Gözlerimi tekrardan açtığımda tanımadığım bir evdeydim. Etraf buğuluydu, gözlük aradım el yordamıyla. Taktığımda krem rengi duvarları gördüm. Her şey hem aynı hem de farklıydı. Daha çok detaylıydı. Duvardaki, mobilyalardaki detayları görebiliyordum. Burnuma mutfaktan pizza kokusu geldi. Farklı bir aroma vardı sanki. Benim burnum bunu fark edemezdi. Kutudan bir dilim aldım; ilk lokmada farklı lezzetler dilime yayıldı. Sosisi ayrı, mısırı ayrı, sosları ayrı deneyimledim ağzımda. İçeriden biri seslendi adımı; müzikal bir tınıydı sanki. İçimden “Keşke müzik çalsa,” diye geçirdim.


Bir sarsıntıyla kendi bedenime döndüm. Şarkıyı mırıldanmayı bıraktığını anladım.


Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Filtre Platform

Sanat Tasarım Etkinlik