FİLTRE-zine #2

Sonbahar 2018 / Plüton


ÜRKÜNÇ YARATIK

Nilüfer Verdi

Plüton bir gezegen. Onun bizden kaç yıl uzakta olduğu bizim ondan kaç yıl uzakta olduğumuza eşit ya… Madem öyle; varsayalım ki biz buradan oraya bir teleskop ile bakabiliyoruz ve o artık yok, sönmüş, vs. Oradan buraya çok gelişmiş bir teleskop ile bakıyoruz. Acaba hangi yıla tekabül eder? Oradan bakılırsa burası ile alakalı gerçek zamanlı görüntüler, örneğin, 1453 yılını izlemememize mi olanak sağlar? Yoksa Plüton çoktan sönmüş olduğu için bu olasılık ortadan kalkar mı? Benim gezegen ile alakalı hissiyatım oralarda mutlaka bir yaşamın olduğu ama Dünya denen gezegeni insan denen ürkünç yaratık ile lanetledikleri. Bir de Plüton ismi Walt Disney’in “Pluto” isimli karakterini çağrıştırıyor.


HİÇBİR KEDİNİN ÖLMEDİĞİ GÜNÜN AKŞAMI

Sinan Eren Erk

19 Ocak 20XX, Perşembe // Korkunç bir başarısızlıkla sonuçlanmış bir sihir numarasına benzeyen bel ağrım, ergenlik çağımdayken bir sabah ortaya çıktığından beri, ilaç kokusuna katlanamayan hassas midem yüzünden -bu bir bahane, aslında hastanelerden korkuyorum ve otuzlarımın ortasına yaklaştığım halde itiraflarımı mantıksız bir gönül rahatlığı içinde iki kısa çizginin arasına yazıyorum- bulabildiğim tek çözüm, bir süre sert zeminde sırt üstü uzanmaktı. Ağrılar sıklaştıkça yattığım zamanlar da artıyordu. Ailemin banliyödeki evinde gökyüzünü incelemeye de işte böyle başlamıştım. Fakat artık şehirde kendi evimde yaşadığım için yetişkin olduğuma inanarak gittiğim devlet hastanesinde, üzerine biraz önce uzandığım sedyeden yukarı bakarken gördüğüm tek şey sıvası çatlamış ruhsuz bir tavandı. Muayene sonrası doktor, birinde bazı ilaçların adları ve diğerinde uzak durmam gereken şeylerin listesinin olduğu iki kâğıt tutuşturdu elime.


20 Ocak 20XX, Cuma // İlk günü başarıyla atlattığım söylenemez. Kanepede sırtüstü yatıp bu defa da şehirdeki salonumun ruhsuz tavanını izlemek zorunda kaldım. Ofiste, düzenlemem gereken belgelerin ve imzalamam gereken kağıtların arasında masama kapaklanarak iki büklüm çalışmaktan vazgeçmeliyim. Bu, doktorun verdiği listenin ilk maddesi. Odasından çıkmadan önce ilaçlarımı almakla kalmayıp omurgamdaki 17 derecelik eğriliğin daha da ilerlememesi için -iki eliyle boşlukta açıp kapattığı tırnakların arasında- bakış açımı değiştirmemi öğütledi gülerek. Ne yazık ki herkes iyi espri yapamıyor.


21 Ocak 20XX, Cumartesi // Öğle yemeğinde, hasar departmanında çalışan yirmilerinin ortasındaki üç kadının sırasıyla yemekten, seksten ve sonunda burçlardan konuştuklarını duydum. Onlara uzak bir masada tek başıma yemek yiyordum ve etrafta kimse yoktu. Gönülsüzce başlasam da sonraları kendimi onları dinlemekten alıkoyamadım. Yemek yediğim kısa süre içinde şunları öğrendim: Üçü de pahalı restoranlardan hoşlanıyorlardı, seks hayatlarını bir masa tenisi maçındaki gibi hızlı ve seri şekilde birbirlerine anlatmak onlar için bir tür gurur meselesiydi ve Plüton’un oğlak burcunda olması falımızda yeniden doğuşu temsil ediyordu.

Bir gezegen -cüce veya değil- insan hayatı üzerinde gerçekten etkili olabilir mi? Ama ben astrolojiye hiçbir zaman inanmadım.


Ayrıca öğle yemeklerimi evde hazırlamaya ve eğer hava yağışlı değilse plazanın karşısındaki parkta yemeye karar verdim. Belki Plüton da böyle yapmalı; kulaklarını her şeye tıkayıp işine bakmalı.


22 Ocak 20XX, Pazar // Dün gece çok iyi uyudum; belli ki tedavi etkisini gösteriyor. Böyle devam edersem kısa sürede kendimi toparlarım. Şirkete girdiğimden beri depoladığım kilolardan biraz olsun kurtulmak için geçen yaz sonu bir yıllığına kaydolduğum ama sadece bir hafta gittiğim spor salonunda giydiğim şortu gardıroptan çıkarıp, öğle saatlerinde evin çevresinde bir saate yakın süre yürüyüş yaptım. Bu gece çay demleyip balkondaki teleskobun yanına kurulacağım.


Merceğin bir ucundan girip Jüpiter’in mermerimsi yüzeyinden çıkmayı ve sırtüstü uzanıp uzayın sessizliğini dinlemeyi isterdim. Dünya’dakilerin canı cehenneme; onlar ruhsuz tavanlarının altında sıkıcı poliçeleriyle boğuşmaya devam edebilirler. Veya en iyisi Plüton’a gitmek; hem oradan da Jüpiter’i görebilirim, üstelik vize de istemiyorlar!


23 Ocak 20XX, Pazartesi // Pazartesiyi bir sendromla günah keçisi haline getirenlerle çıkışı astrolojide arayanlar aynı kişiler olmalı. Boynunu sıkarak nefes almasını zorlaştıran veya bacaklarını sımsıkı sararak yürüyüşünü kısıtlayan giysilerle yaşayan insanların dünyasında, tek başına kalırsa satranç taşları gibi güçsüz düşeceğine inanmak ve aidiyet duygusu için bunca çabalamak, omurgamdaki eğrilik gibi tedavi edilmesi gereken bir sorun.


Sabah ofisi arayıp hasta olduğumu söyledim. Oysa sabaha dek yük gemilerinin yanaştığı limanı gözledim ve tüm günümü notlar alarak geçirdim.


Çok heyecanlıyım.


24 Ocak 20XX, Salı // Her şey usulüne uygun olsun diye bu sabah müdürümün asık suratına baka baka ona istifa dilekçemi verdim. İsterse kabul etmesin. Ardından eve dönüp eşyalarımı hazırladım. Notlarımdaki bilgileri internette çarçabuk yaptığım bir araştırma sonunda bulduklarımla birleştirdim. Gün batımından sonra gizlice limana sızdım ve Panama bandıralı bir yük gemisine kaçak olarak binmeyi başardım.


Omurgamdaki 17 derecelik eğriliği, mürekkepli selüloz ormanlarını, birbirine benzeyen sigortacıları, espri yapamayan doktorları ve içimi karartan tüm ruhsuz tavanları geride bırakıyorum.


Oysa her şeyin üzerinden sanki yalnızca bir gün geçmiş gibi.


ÖLÜMÜN ÖTESİNDEKİ KRAL

Ala

Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor ve bu sonbahar günündeki yazdan kalma son sıcaklığı silip süpüren soğuk, ölümü andıran bir nefes üflüyordu. Üçlü, yaşlı adamın gösterdiği tarafa doğru gittikçe sokaklar daha da sessizleşiyordu. Kocakarının üfürdüğü saçmalıkların belki de doğru olabileceğine dair bir şüphe belirdiğinde kendilerini garip bir balık restoranının önünde buldular. “Duvağın inceldiği yer burası olmalı.” Kapıdaki nar desenli örtüyü kaldırıp içeri girdiler. “Bir restoran için çok karanlık…” İlerideki karanlığın içerisinde, gölgelerin göze oyunlar oynadığı yerde, bir adamın biçimini görür gibi oldular. “Baban burada olduğunu biliyor mu?” Aralarında doğal biçimde en uzun ve atletik olanı, çenesini okşayarak yüzüne çok yakışan sırıtışla “Hayır ama bu, dönüş biletimi almadığım anlamına gelmiyor.” dedi. Diğer ikisine sanki ortam hafiften aydınlanmış ve loş bir atmosfer oluşmuş gibi geldi. İleride oturan adamın yüzünü görür gibi oldular; bu herhangi bir yüz değildi.Gölgelerin içine batıp çıkıyor,suratında bataklıkmışçasına mantarlar türüyor, gözleri bir an parlıyor ve sonra da iki kara delik gibi çöküyordu. Sanki milyonlarca kilometre öteye – güneş sisteminin sonuna – gidip uçurumun ardındaki sonsuz ve karanlık galaksiye bakmışlar ve içlerinden gelen “Atla!” haykırışına karşı aynı anda yeraltının tüm zenginliklerini görmüşçesine ve galaksideki tüm yıldızlara sahip olmuşçasına, yaşamı da ölümü de bir solukta içlerine çekmişlerdi. İliklerine kadar hissettikleri soğuklukta ölümün ötesindeki kralla karşı karşıya olduklarını algıladılar ve anlamadıkları şey, ölümün ötesi, onları korkuttu. Uzun olanın titremeden durmaya devam edebilmesi, onlara bir nevi cesaret vermiş gibi olsa da onun vurdumduymaz cesaretinin onları bu işten kurtarıp kurtarmayacağını kestiremediler.


PLÜTON

Emre Yorgancıgil

Çocuktum.

Dünya’dan başka gezegenlerin de olduğunu öğrendim

9 gezegen + 1 güneş

En uzak, en küçük, en yavaş gezegen

Plüton olarak öğretilmişti.

Yıllar geçti, büyüdüm, liseye başladım

Güneş Sistemi değişti, dediler

8 gezegen vardı artık, Plüton yoktu

Ona da Cüce gezegen demişlerdi

Yıllar gene geçti,

Plüton’u ilk kez gördük

En uzak karanlığın arasında

Turuncunun tonlarında bir kalple

Bize gülümsüyordu


BEŞ SEZGİLİK PLÜTON DESTANI

Tolgay Keskin


Plüton


Tekrar Tekrar Tekrar

döndöndön

Akan nehir Tekrar Tekrar ak.

Sıkıcı sıkıcı nehir

Alo!

Sancıdan kıvrak hareket eyle.

Yörüngeden kop.

yörünge Tekrar Tekrar

döndöndön

Laf!

Balta Salata Fal

çalkala Tekrar Tekrar

döndönfön

Balla balla yörüngeyi.

Yavaşla. Durma.


Bulunmaz Plüton Kumaşı


Halı tiril tiril

Falı gürül gürül

Marul yemyeşil

Şen şakrak bir Plüton


Piyadeden ziyade

Fiyat tarifesi ezelde

Çantada bir keklik, belki beş

Ansızın harabe

bir Plüton


Bir Firavun cumbadan sarkar.

Dal kalkar, farlar parlar.

Canlar yanar, barbar hırlar.

Kemik kemik sar sar.

Çarçur et, etten sansar.


Kumdan Kale Plüton Üstünde


Dünyadan kopan bir üfürük dalgasıyla yıkılır mı? Sekilir mi toplar? Abanır mı potada? Havlar mı sade? Savlar mı şaibeli? Bal bal üstünde. Mallar sitemlerde. Parlar göklerde bir Plüton.


Hangimizden sorulur 2+2’nin farkı ya da dün geceki suyun hesabı? Hangimiz dalarız bir kakofonik, kaotik, halojenik kalorifere? Bir aşk neferine? Bir halk seferine? Plüton’a? Ki O; kansız, cansız, hadsiz, yaramaz bir ay çekirdeği – parktan şahane, bardan bahane, fevkalade! Kal da gitme. Şampiyon bir parfüm Plüton.


Salkım Üzümler Plüton Çöllerinde


Belki kızarır galaksi ateşinde. Mallar düzgün, kanlar dağınık. Fal bakan ona âşık. Barbar hırlar, havasından geçilmez. Varsan Plüton’a, sokağından geçilmez. Masum…


Fillerin Üfürüğünden … Plüton


Sıcacık yıldız var karşısında. Parçası senin de içinde mi? Nankör! Gözden ırak bir merak. Camsız ve damsız gri çöller. Altında bez bağlı üzümden güller. Filler arada göğe bakar ve Plüton’u görür. Rüyalarında kaldıramazlar hortumlarını da üfleyemesinler Plüton’a diye. Benzersiz…


Kalkınca falında bir güdü merakı, hâlden düşen filler bakar yine Plüton’a. Cümbüş zamanı filler için. Hortumlarla… Püf!


Birden çok niyet… Herkes saplanır Plüton’a. Hırsız… Karsız dar sokakları Plüton’un. Pilsiz kurulan fallarda çıkan bir ihanet Plüton. Kamıştan bir çarmıh… Sarsan bir sarı sıçan… Harika bir far…


İnsansız hava aracı…


PLÜTON ARTIK BURADA DEĞİL!

Alican Karakaya

Yavruağzı bir şafak sökmüştü. Plüton dün akşamki fırtınada ölmüştü, şafak da ondan geriye kalan tüm izleri silmeye hazırlanıyordu. Bir tepedeydim. Ardımda engin yeşillik uzanıyordu. Ardıma dönüp bir kez daha o yeşilliğe bakıp arındırmak istiyordum gözlerimi; sonsuza dek o yeşili aklıma zincirleyip dönüp bir kez daha baktığımda, umutsuzca arandığımda huzuru bulmak istiyordum. Gecenin karanlığında Plüton'u ölüme sürükleyen, sonsuza kadar sürecekmiş gibi görünen fırtına, bu yavruağzı semanın altında aklımda iz bırakmadan silindi. Korkular, endişeler, huzurun pençesinde yitti.


Bir tepedeydim. Önümde uzanan yol, tepeden aşağıya kıvrıla savrula akıyordu. Fırtınanın izleri asfalta kazınmıştı sanki. Zaferle ışıl ışıl parlıyordu. Direksiyondaki ellerim şevkten titriyordu, belki biraz da serinlikten. Pencereyi açmıştım, yeni söken günün serin nefesi pencerelerden içeri aksın diye. Çektim içime Plüton'dan arınmış hür havayı. Ayaklarımı gazdan çektim. Vitesi boşa aldım ve saldım yokuş aşağı. Ellerim hâlâ titriyordu, kalbim de öyle. Her şeyden, herkesten uzaktım. Farklı farklı bir sürü düşünce aklımda filizlenmedi. Öyle güzeldi ki… Bedbinlikten sıyrılmıştım. Aklımda yegâne, tatlı bir rüzgâr esiyordu. Öyle güzeldi ki… Çünkü Plüton geride kalmıştı.


Kafamı pencereden dışarı çıkardım. Arabam tabiri caizse eşkin adım yol alırken, serin havayı ciğerlerime doldurdum. Keşke mühürleyebilseydim. Gözlerim doldu. Her şeyin ne kadar basit ve aynı zamanda ne kadar dolu olabileceğini hissettim. Bu düşünceler bu anda yitmeye mahkûm çünkü ne soruları arıyorum ne de onlara cevapları. An öyle büyülüydü ki… Bir efsunun esiri ben, korkularımı ve karanlığımı yıkıp geçmiştim. Yanaklarımdan yavaş süzüldü damlalar.


Çayırın göbeğinde yol alıyordum. Yanaklarımı kırıştıran gülümseme gözyaşlarına set çekti. Biriktirmedi, yönlendirdi. Sıkıntım buharlaştı kalbimde. Geriye hiçbir şey kalmadı. Mutlu muyum, üzgün müyüm, bilmiyorum. Fakat çok, çok güzeldi. Çünkü bir daha Plüton'dan korkmayacaktım, onu beklemeyecektim.



Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Filtre Platform

Sanat Tasarım Etkinlik