FİLTRE-zine #1

Yaz 2018 / Filtre


AĞIR ROMANS

B. Can Özdemir

Sakin olun ve rahatlayın. Arkanıza yaslanın ya da nasıl rahat ediyorsanız… Gözleriniz açık, gözleriniz kapalı… Aslında bunu çok umursamıyorum. Ne değişebilir? Birçok şeyin değişmeyeceğinden eminim. Bu birlikte kalkışacağımız bir romans… – Bakın size yalan söylemek istemiyorum! Bu birlikte yapılan bir zırvalık vs.… değil! Sadece senin olduğun (bu en başından beri böyle değil miydi?), aslında şöyle bir düşündüğünde birçok şey gibi yal-nız yaptığın şeyler çöplüğünün bir parçası olacak olan, daha doğrusu olmuş olan – bir romans…


“Ha! Evet! Bu arada seninle konuşuyorum.”


Sadece düşün. Hayal etme! Çünkü olanları yeniden kurgulaman değil… Yeniden yaşaman değil… Hissetmen? Hiçbir fikrim yok. Bununla ne yapacağın sana kalmış. Sadece düşün. Çocukluktan kalan ağzındaki tadı. Her şeyin; ama her şeyin bir şey olmadığı; her şeyin, her şey olduğu; ama her şeyin daha çok sen olduğu zamanlardan kalma garip coşkuyu. Kabul et! Şimdi bile zaman zaman hatırlıyorsun. O sarımtırak kızıla dönen günün aydınlattığı toprak bir sahayı ya da bir anda koca bir eve çevirdiğin o ağacın altını. – Tıpkı şimdilerde izlediğin o dizinin bilmem kaçıncı bölümünde olduğu gibi –. Bu sahnenin duygusallığını kaldırabilmenin tek yolu gülmek. Burada gülümsemelisin – tamburada –. Her şey böyle pamuklu şeker tadında ilerlerken sana yaklaşan kaknem suratlı, koca dudaklı – neredeyse bir dudağı yerde; bir dudağı gökte olan cinsten – kadının; bir vantuz gibi suratını emişini ve yeniden geriye tükürüşü sırasında yaşadığın sersemleme ve iğrenme hissini – kendini çok yormadan – hatırla. İşte tam sen bu sersemleme ve iğrenme hissi içindeyken kulağında yankılanan soruyu tekrar et.


“En çok anneni mi yoksa babanı mı seviyorsun?”


Her şey bu soruyla başladı. Evet abarttığımı düşünüyorsun – Bunu fark etmemiş olamam! –. Hayatın bundan sonra eskisi gibi olamaz – Evet şu yukarıdaki sorudan itibaren –. Yanaklarından koca dudaklı kadının salyaları akarken soruya cevap aradın – Evet orada değildim ama biliyorum; çünkü ben de yaşadım –. Her şey bir anda durdu! Bulutlar gökyüzünü kapladı ve tatlı gün batımı geceye döndü. Cevap vermek zorunda mıydın? Birini seçmeli misin illaki? Kalbin ya da aklın kendi kendilerine konuşabilselerdi ne derlerdi? Kanın yavaş yavaş dondu. Hâlâ cevabı arıyorsun… Sahilde yaptığın kumdan kalenin yıkılışı, annenin gece öpücüğü, babanla çıktığın, o bitmesini istemediğin, gezmelerin… Sahi baban pasta yapmayı nereden öğrendi?


Holy shit! Şimdi saçmaladım.


Öyle ya da böyle bu soruya cevap verebildiysen artık kabul edilebilir bireylerdensin. Sakince, şu izlediğin dizi tadındaki hayatına geri dönebilirsin. Çünkü bu soruyla herkes gibi olmayı öğrendin. Mesele zaten soruya cevap vermen değildi. Şu yarı fantastik kadın sana, yaşattığı sersemleme ve iğrenme hissiyle bir şey öğretti. Bu seni normalleştirmenin ilk adımıydı. Toplumsal bir ritüel! Tıpkı Mayaların, tanrılarına bakire kadınlar kurban etmesi gibi… ya da sünnet düğününü hatırla. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Bir süzgeçten geçirildin, bir elekten elendin ve geriye kalanla yetinmek zorundasın ve merak etme zamanla unutacaksın – En azından büyük bir kısmını –…


Son olarak; bu bir romans değildi!


DÖNÜŞÜM İLE YENİLENMEK

Deniz Defne Acerol


Gitmeyi tercih ettiğim yerlerden vakit geçirmeyi tercih ettiğim insanlara kadar kararlarımı belirleyen filtreler var. Kendimi daha iyi hale getirebilmek için ihtiyaçlarımı ve davranışlarımı filtrelemeye çalışıyorum. Böylelikle benim için kötü olduğuna karar verdiğim nesneler,düşünceler, bireyler, gıdalar ve mekânlar beni etkileyemiyor.


Resimde iyi iş/kötü iş gibi bir ayrım, başlı başına bir filtre. Mesela bir resim kötüyse görmek dahi istemiyorum; beğeni filtreme takılıyor. Teknik ve estetik değerlerin yanı sıra resmimi sergileyeceğim yerden sergileme şekline kadar bazı tercihlerde bulunmam gerekiyor. Yani mekânın resmime ve karakterime uygunluğu bir filtre oluyor.


Doğduğum zamandan günümüze dek, medeniyete uyum sağlamak ve kendimi oluşturmak için pek çok aşamadan geçmem gerekti. Mesela toplum içinde yaşayabilmek ve bir sosyal çevre edinmek için davranışlarımı düzenledim. Resimdeyse hayal ettiğim atmosferi oluşturmak için kabiliyetimi acımasızca geliştirmem gerekti. Zaman çok kısıtlı ve beni ideallerime ulaştıracak en doğru davranış biçimini bulup yaşamımı optimize etmeye çalışıyorum. Bunun için istemediğim kısımların ölmesine izin vermek gerekiyor.


Benim için kendimi filtreden geçirmek yenilenmek anlamına geliyor. Bu da bir dönüşüm demek. Her dönüşümle birlikte fiziksel görünüşümden düşüncelerime kadar pek çok şey değişiyor. Fikirleriniz değiştiği zaman bakışlarınız bile değişir. Başarı konusundaki fikirlerim esasında çok değişti. Bir türlü tam olarak istediğim noktaya varamadığımı düşünüyordum ve bu durumdan ötürü kendim hariç her şeyi suçluyordum. Aslında zamanımı ne kadar çok “harcadığımı” fark ettiğimdeyse her şey değişti. Her saatimi düzenlemeye başladım. Her şeyimi resim için feda etmeye başladım.


Bunca zamana rağmen hâlâ en çok korktuğum şeylerden biri,bir şeylerin ne kadar büyük çabalar sonucunda elde edildiğini unutup rehavete kapılmak. Bunun için sürekli dikkatimi toplayıp yaşamaya çalışıyorum, ancak kapasitem yettiği kadar her şeye yetişebiliyorum.


MUTLULUK FİLTRESİ

Ezgican Cengiz


Şu sıralar hayatımızda en çok kullanılan filtre “mutluluk filtresi”. Herkes işinde, evliliğinde, ebeveynliğinde, okulunda, seyahatlerinde gereğinden fazla ve hep mutlu! Hepimiz çok mutluyuz! En azından yansıtmak istediğimiz bu gibi... Mükemmele yakın görünen hayatlardan kareler sosyal medyada sürekli paylaşılıyor. Mutsuz anlarımız olsa da bunları kendimize saklamamız ve yalnızca mutlu anlarımızı göstermemiz gayet makul. Ne de olsa mutluluk paylaştıkça artarmış. Filtrenin uygulandığı yer de tam olarak burası sanırım: Mutsuz olduğunda bile insanları mutlu olduğuna inandırmak... Belki de psikolojimize iyi gelen bu “güzel anların paylaşımı”, bir yerden sonra sahtelikle yer değiştiriyor. Eşiyle kavga etmiş olan bir eş sanki hiçbir şey olmamış gibi; fazla mesaiden başını kaldıramayan bir çalışan sanki motivasyonluymuş gibi; evinde canı sıkılan kişiyse sanki seyahatteymiş gibi fotoğraf paylaşıyor. Fotoğrafları çekilirken gülen gözlerle samimi bir şekilde poz veren bir grup arkadaş, çekimden sonra o an hiç yaşanmamış gibi telefonlarına gömülebiliyor. Beğenilmek için “-miş gibi” yaşanabiliyor bazen. Bunun nedeni, sonuçları, artıları ve eksileri nedir bilemem ama seviyoruz bu hayatı. Bir şeyleri gösterebildiğimiz kadar hayatta olduğumuzu hissediyoruz. Sosyal medyada aldığımız beğeniler ile kabul gördüğümüzü hissediyoruz. Seyahatte ânı yaşayıp etrafa bakınmaktansa manzaranın fotoğrafını çekip paylaşabiliyoruz. İnsan düşünüyor: Fotoğraf çekmesen, paylaşım yapma şansın olmasa veya kimseye anlatamasan yine de o seyahate gider miydin?


İHTİYACINA SAHİP ÇIK

Nursel Akhan

İhtiyaçlarını fark etmek ve kabul etmek; sonra da bunları gidermek için gerekli adımlar atmak... İşte insan hayatının temel amacı budur. O nedenle ev sahibi sana “Kahveni nasıl alırsın?” diye sorduğunda “Fark etmez,” demeyeceksin. “Acaba sert bir kahve mi içsek?” diye imada etmeyeceksin. Sen neye ihtiyaç duyuyorsan onu fark edecek ve doğrudan ihtiyacını karşılamaya çabalayacaksın. Önceki gece hiç uyumadıysan ve ayılmaya ihtiyaç duyuyorsan “Sert bir kahve alabilir miyim?” diye sorabilirsin. Vücudun çok gerginse ve rahatlamaya ihtiyaç duyuyorsan “Bol sütlü bir kahve istiyorum,” diyebilirsin. Karşındaki kişi istediğin kahveyi nasıl yapacağını bilmiyorsa kalkıp sen yapabilirsin. Sen ihtiyacının sorumluluğunu almadığın sürece -yani nasıl kahve içmek istediğini açıkça ifade etmediğin sürece- karşındaki bunu bilemez; o istediğin kahveyi de getiremez. Sen de istediğin kahveyi içemedin, ayılma / rahatlama ihtiyacın karşılanmadı ve ihtiyacını karşındaki anlamadı diye üzgün ve öfkeli hissedersin. Hâlbuki sen sahip çıkmadın ihtiyacına; filtreledin onu. Bu nedenle öncelikle neye ihtiyaç duyduğunu fark et – hem de hiçbir filtreden geçirmeden… Sonra sorumluluk al ve o ihtiyacını karşılamak için çabala! Evet her ihtiyaç o anda karşılanamayabilir. O hâlde de ihtiyacın gelecekte karşılanmak üzere ertelenebilir.


BİR AN

Alican Karakaya


Beni iliklerime kadar korkutan bir korku filmi izlediğimde gözlerime mavi bir filtre iner ve bir süre de geçmez. Etrafımı donuk, gölgeli ve tehlikelerle dolu olarak görmeye başlarım. Sonra bir sabah kalktığımda bir bakmışım ki yeniden “sıradan” gözlüğümü takmışım. Yaz ilk geldiğinde de aynı şey olur. Renkler parlaklaşır, uykulu ve sarı bir filtre öğlen gökyüzünü kaplar ve ben rehavete kapılırım. Birkaç gün sonra farkında olmadan yine “sıradan” gözlüğüme geçmiş olurum. Bir Marvel filminden çıktığımda, mesela, cesaret ve adrenalin ile birlikte alev kırmızısı bir filtre gözlerime iner. İçimden koşmak, uçmak ve enerji topları fırlatmak gelir. Sabah kalktığımda ise geride kalmış olur bile.


Seni sevdiğimi anladığımda ise o âna kadar fark etmediğim bir filtrenin gözlerime indiğini hissettim. Sanki önümde açık duran bir kitap gibiydin. Günlerdir okumadan sana bakıyordum; sanki sadece önümde açık duruyordun. Bir tek sayfa bile çevirmediğimi düşünmüştüm. Sonra – o anda – kelimeler bir bir gözüme düşmeye başladı. O kelime sağanağı altındaki duygularım, rüzgârla bir uçtan diğer uca savruldu. İki uç yok; üç, dört, beş... Sayısını bilmiyordum.Her an yeni bir şey hissediyordum sanki.


Bir an mutluydum, bir an kederli, bir an umutluydum, bir an kabulleniyordum, bir an özlüyordum, bir an öfkeye kapılıyordum, bir an unutuyordum, bir an görüyordum, bir an susuyordum, bir an telaşa kapılıyordum, bir an keşkelere boğuluyordum, bir an kaybediyordum, bir an yükseliyordum, bir an buruk bir kapandaydım, bir an kaçıyordum, bir an avazım çıktığı kadar bağırıyordum, bir an yalnızdım, bir an ölesiye korkuyordum, bir an kahkahalarla gülüyordum.


Her seferindeyse yüzüm sana dönüyordu...


Seni sevdiğimi anladığımda yeni bir filtre indi gözüme. Pek çok renk vardı içinde ve ben de yeni bir dünya keşfeder gibiydim: mesela farklı bir içecek denedim, çok fazla dondurma yedim, kendime ait gürbüz bir kale istedim. Yeni filtremle -senin bana hissettirdiklerinle- bir dönüşüm yaşandı.


KOKONE DARLANGIÇ SİNSİRELLA

Naz Çetin Tuğtekin


Herkes şahsına münhasırdır. Bu münhasırlığın en önemli kalemleri ise -benim sıralamama göre- kullandığınız kelimeler, dış görüşünüz ve aklınız/fikriniz. Fakat kullandığınız kelimeler ve dış görünüşünüz, kitleler tarafından “konuşmaya değer” olup olmadığınıza dair ilk işaretler olarak algılanıyor.Bu yüzden bunlar ayrıca önemli.


Çocukluğumdan beri saçma ve yeni kelime kombinasyonlarıyla konuşmayı (mesela kokone, darlangıç, sinsirella), oldukça renkli giyinmeyi, garip ojeler sürmeyi ve mor renkli göz kalemi kullanmayı sevdim. Bu şekilde, sınıfsal ve cinsiyetçi kimliklerden kurtulmayı arzuluyorum.


Ceza gibi bir işim var. Bir pazar araştırmacısı olarak neredeyse her gün kitlelerle buluşuyorum. Pazar araştırması yaparken aynılık ve benzerlik ilkelerini göz önünde bulunduruyoruz; kıyafetlerimize, konuşmamıza ve söylediklerimize çok dikkat ediyoruz. Rengârenk eteğinle bir erkek görüşmesine gidemezsin. Sandaletlerinle müşteri toplantısında bulunamazsın. Ya da “darlangıç” kelimesini kullanmanın ötesinde “OK” dahi diyemezsin.


Bunlar çok küçük detaylar olarak görülebilir. Ancak bütün bunlar, aslında seni sen yapan tüm detayları filtreleyerek kapıdan içeri girdiğin anlar. Belki dünyanın sonu değil; ama günün en az sekiz saatini geçirdiğin bir yerdeki her ânında bu detaylara dikkat etmeye çalışmak, “şahsına münhasır” olmanın izlerini taşıyamamak değil de nedir?


İşte bu noktada her saniye kendi özelliklerini filtreleyen bir insanken, mana arayışın kaybolup gidiyor. Sana da eyvallah deyip sabah sekizde işbaşı yapmak kalıyor.


#FILTER OR #NOFILTER

Zeynep Özdoğan


Ahir zamanın çok da yeni sayılmayan son dönem oyuncağı, akıllı telefonlar ve özellikle sosyal medya. Hakkında pek bir yazılıp çizilen sosyal medyanın da en cazibeli özelliklerinden biri hazır filtreler ve fotoğraf düzenleme uygulamaları.


Daha düne kadar, paylaşmayı bırakın fotoğraf çekmek bile sadece turistik gezilere, özel günlere veya profesyonel fotoğrafçılara mahsusken, şimdilerde hepimiz için günlük bir uğraş. Özellikle Snapchat ve Instagram’ın çıkışıyla fotoğraf çekmek, bu fotoğrafları süper ötesi hâle getirmek ve en kısa zamanda paylaşmak – ola ki paylaşamadıysak da #tbt yapmak – hızla gündelik yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası oldu.


Bir zamanlar MSN’e bile kendi resmini koymaya çekinen bir nesil hangi ara selfie çılgınlığının içine düştü? Peki neden?Araştırmalar, sosyal medya kullanımındaki en önemli faktörün sizi izleyenler tarafından ilgi görmek olduğunu söylüyor. Pürüzsüz görünen en iyi hâllerimizi paylaşmadığımızda bile kafamızda bir yerlerde ilgi arayan minik bir ses var gibi. Kabul etmek gerek; bu ilgiye ulaşmak için kimlerin bizi nasıl göreceğini kontrol etmek epeyce havalı!


Binbir ayrı açıdan çektiğimiz, binbir zorlukla diğerlerinin arasından seçtiğimiz, bakışını, ışığını ve feed’imizle tutarlı filtresini ayarlayarak kendi “elceğizlerimizle” paylaşıma hazırladığımız bu fotoğraflar sayesinde sosyal medya bir nevi paha biçilmez bir sanal kimlik yaratma alanı.


Birbirinin içinde eriyen “sanal” ile “gerçek”, anlaşılması ve ayrışması zor iki alan olmaya başladı. Öyle ki filtre kullanmadan paylaştığınız fotoğraflar ola ki güzel çıktıysa, filtre kullanmadığınızı kanıtlamak için #nofilter etiketi kullanmanız şart. Çünkü zaman, gerçek çillerimizi H.D. fondötenlerle kapatıp uygulama filtreleri ve arttırılmış gerçeklikle daha artistik ve şirin mi şirin çiller yaratma zamanı.


İlgi âşığı kişiliklerimiz için bence #nofilter’ın #filter’dan farkı yok. Günün sonunda “filtresiz de güzelim” fotoğrafı ile “piremses ben” fotoğrafının alacağı beğeni sayıları yarışır.


Peki sosyal medyada yarattığımız bu ısmarlama kimlikler gerçek kimliklerimiz mi; yoksa bunlar ürettiğimiz sanal kimliklerimiz mi? Bana öyle geliyor ki kendimizin bu en yüce versiyonları ile ısmarlama,“haute couture” ve yeni kimlikler yaratırken özgün kişiliğimizden bir şeyleri de yavaş yavaş kaybediyoruz. Ne diyelim; hayırlısı!


FİLTRE VAR

Tolgay Keskin

Kamufle olan canlılar, fona göre renk değiştirir. Onun filtresi -güvenliği ve hayatının devamı için- çevresinin görsel dokusudur. Benliğini, çevresinde kaybolarak korur. Avını da öyle yakalar.


Sürü olarak gezinen balıkları da balıkçı teknelerinin ağları toptan yakalar. Arasından geçemeyecekleri bir filtre tarafından yaşayabilecekleri bir ortamdan ölebilecekleri bir ortama nakledilen balıkların dönüşümleri, tavada haşlandıktan sonra mide asitleri tarafından çözünmeleriyle devam eder.


Renkli filtrelerden bakanlar bazı renklerin kaybolduğunu fark eder. Bazen de işitsel ve görsel kakofonilerde kaybolan imgeler, göz ve kulak misafirliği sonucu algımızın filtresinden geçerek dikkatimizi esir alırlar.


Vücudumuzdan yolcu ettiğimiz suyu bile filtreleyip bünyemize geri katabiliriz. Zehir havuzu, filtre ile yaşam pınarına dönüşebilir. Su/kahve/çay özünün içimini ve hava özünün teneffüsünü filtre sağlar. Öte yandan da aç bir canlının yemini yakalayan filtresi, yem olan canlının giyotini olur.


Filtrede kalanın filtreden geçen üzerindeki etkisi… Filtrenin yokluğundaki birliktelikte sahip olunan bireysel potansiyellerin filtreden sonra karaktere bürünmesi – kendilerini gerçekleştirmeleri…


Doğru / yanlış, normal / anormal veya başarılı / başarısız gibi mevhumların yokluğunda sadece varlık kalıyor. Dönüşenler var. Filtre var.

Filtre Platform

Sanat Tasarım Etkinlik